Salı, Haziran 23, 2009

Özgürlük dersini kim kimden almalı?

“Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu: - Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı: - Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine'dir.”
Ece Ayhan – Meçhul Öğrenci Anıtı

İranlıların Frenk dünyasının ceberrut hocalarından özgürlük ve temsili demokrasi dersi almaya ihtyaçları yok. Bu mücadelenin zaten uzun zamandır içindeler. İran'dan özgürlük mücadelesi dersi alması gereken asıl Batı'dır. İran'ın adilane bir seçimle görevlendirilmiş hükümetini deviren 1953 darbesini organize eden de Washington'du. Ortadoğu'nun bu köklü ülkesinden demokrasiyi söküp atan, başbakan Muhammed Musaddık'ın ömür boyu ev hapsinde kalmasına yol açan, şahı yerleştiren Batı'ydı. İran'a şahı ve onun baskıcı rejimini, gizli polisini, ilkel rejimini getiren Batı'ydı. Bataklığa gömülmeden önce İran'da bir demokrasi vardı.


Ortadoğu'daki sorun bozuşmuş ve çökmüş bir İslam fundamentalizmi değildir, Ortadoğu'daki sorun dejenere olmuş Hristiyan uygarlığıdır. İşgalci Batı, Ortadoğu'ya aydınlık, özgürlük ve demokrasi getirmemiştir, Batı, Amerikan ordusunun demir yumruğuyla petrol ve silah şirketlerinin çıkarlarını savunmuş, Irak'ta, Afganistan'da, tüm Doğu'da bu şirketleri besleyecek kadar çok karışıklığın doğması ve sürdürülmesine ön ayak olmuştur. Batı, Lübnan, Gazze ve Filistin'de korkunç savaş suçları işleyen İsrail hükümetlerini savunmuş, Irak, Afganistan, Körfez ülkeleri ve Türkiye'de bir askeri üsler ağı kurmuş, bu ağı Özbekistan, Pakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Mısır, Cezayir ve Yemen'deki askeri operasyonlarında ve kanlı ya da kansız darbe organizasyonlarında ya da turuncu devrim etkinliklerinde (!) kullanmıştır. Bu kan emicilik yakın zamanda bitecek gibi de görünmemektedir.


Ortadoğu'da en büyük problem Hristiyan uygarlığıdır. Usame Bin Ladin'i, Hümeyni'yi, Ahmedinejad'ı, Taliban'ı yaratan, soğuk savaş dönemindeki yeşil kuşak yaratma sevdasından tutun da daha başka bin bir girişimle, ayak oyunlarıyla kaosu durmadan körükleyen bu hastalıklı uygarlık, tu kaka diye kötülediği, günah keçisi ilan ettiği her dikta rejiminde kendi canavar suratını görmelidir, Ortadoğu'daki yangın uygarlığın (!) aynasıdır. Medeniyetin riyakarlığı artık kendisinden başka kimseyi aldatamaz hale geldiğinde, emperyal ve ekonomik çöküşü hızlanacak.


Günümüz İran'ının tarihi tiranlıkla savaşan bir halkın tarihidir. Bu tiranlar daima yabancı güçlerce hazırlanmış ve pompalanmıştır. Bu süreç, yine halkın o dönem için son derece doğal olan isyanının söz konusu bu güçlerce kullanılıp yönlendirildiği 1979 İslam devrimi ile iyice trajik bir döngü halini almıştır. Son 200 yılı kapsayan talanın ve darbeler, devrimler silsilesinin öncüleri Rusya ve Britanya olmuştu, 1953 darbesiyle başrolü ABD kaptı. Bu darbeyle İngiliz ve Amerikan gizli servisleri bugünkü Musavi - Ahmedinejad çatışması gibi görünen derin yarılmaya çıkan yolu döşemeye başladılar.

1951 yılında Muhammed Musaddık , Şah tarafından başbakan atandı ve kendisinin mensup olduğu milliyetçi parti Ulusal Cephe'yle Tudeh Partisi arasında güçlü ilişkiler kurdu. Musaddık petrolün ulusallaştırılmasını ele aldı ve Anglo İranian Oil Company (İngiliz İran Petrol Şirketi) --günümüzde British Petrolium (BP)-- aracılığıyla İran petrolünü kontrol eden ve büyük karlar elde eden İngiliz hükümetinin çıkarlarına zarar veren birçok sosyal reformu uygulamaya geçirdi. 1953 yılında Amerikan CIA örgütü ve İngiliz istihbaratı, emekli general General Zahedi ve Albay Nassiri'ye Musaddık'a karşı bir hükümet darbesi gerçekleştirmeleri için destek verdi. Bu müdahale sonucunda Musaddık başbakanlık süresini doldurmadan görevinden zorla el çektirildi. Bazıları bu müdahalenin temelinde İngilizlerin ve Amerikalıların, Musaddık'ın Sovyetler Birliği'yle daha sıkı bağlar kurmasından korkmalarının yattığını idda ederken, öncelikli nedenin petrol çıkarları olduğu da aşikardır.

Daha sonra, 1980'lerde ABD özellikle Saddam'la işbirliği yaparak İran-Irak savaşını kızıştırdı, daha çok Saddam'a ama her iki tarafa da mühimmat ve istihbarat desteği veren ABD, binlerce insanın ölümüne yol açtı. Daha geçen yıl İran'ın ortadan kaldırılması fetvası veren, bir şer odağı ilan ettiği bu ülkeyi lanetleyerek savaş çığlıkları atan ABD şimdi Tahran sokaklarındaki protestocuları destekliyor. Bush iktidardan gitmeden İran'a girseydi o sokaklardaki rejim protestocularının öfkesi ABD'ye yönelecek, ABD ordusunca öldürüleceklerdi. İran'a şeytani bir imaj yükleyen, onu irrasyonel ve barbar bir ülke olarak belleten İran, bugün sokaklarındaki insanlarıyla gösteriyor ki pek çok Amerikalıdan daha cesur, daha özgürlükçü bir halk taşıyor göğsünde.

2000 yılında George Bush gülünç oy farkları ve hukuksuzluklarla başkan seçildiğinde demokrat Amerikan ulusu neredeydi? Meydanları doldurdular mı seçimdeki hileyi durdurmak için? İran halkıyla aynı cesareti gösterdiler mi? Al Gore Hüseyin Musavi'nin “şehit olmayı göze aldım” tavrını takınabildi mi? Peki şimdi hangi yüzle ABD “Barbar İran, sokaklarındaki protestoculara iyi davran. Hem de seçimlerin hileli.” diye ahkâm kesebiliyor? Terörist ülke olduğu iddia edilen İran, ABD'de hangi terör eylemini organize etmiştir? Bir de ABD'nin yıllarca İran'da ve tüm Doğu'da estirdiği terörü düşünün...

Kahire'deki çok tartışılan konuşmasında başkan Obama, Amerikan gizli servislerinin soğuk savaş döneminde İran'ın içişlerine karıştığını itiraf etti malumunuz. Obama başa geldiğinden beri İran'la yakınlaşma çabası içinde. Fakat görüyoruz bu tavrın asıl nedeni, ipleri Bush gibi top tüfek zoruyla değil de arka planda, çaktırmadan eline alma çabası içinde. Irak'taki parçalanmayı derinleştirmek ve oradaki yerini sağlama almak isteyen ABD, İran'ın Irak Şiileri üzerindeki etkinliğinden memnun, İran Irak'ın bölünmesini hızlandırdığı noktada ABD ile çıkar ortaklığına giriyor ister istemez. Obama bir yandan bunu pekiştirirken, bir yandan da İran'ın yeni bir karışıklığa sürüklenmesini zevkle izliyor.

İran rejimini savunmuyorum. İnsan haklarını hiçe sayan, baskıcı, gençlere ve kadınlara cehennem hayatı yaşatan bu rejimin savunulacak bir yanı yok. Dikkat çekmek istediğim nokta, bu köklü, bilge topraklarda başından beri köktendinciliği ve gericiliği besleyen motorun Batı olduğu. Ve şunu unutmamak lazım; İran'da canları pahasına sokağa dökülen insanlar gerçek ve onlar haklı, ama yeni bir turuncu devrim gibi de algılanan bu hareket, bir ölçüde yine Batı'nın yönlendirmesi içinde. Nuray Mert'in Radikal'deki 23.06.2009 tarihli köşe yazısında İran'da yaşananların öyle olmadığı halde kasten renkli devrim gibi gösterilerek bir küçümseme havası yaratma çabası gösterildiği iddia edilmiş. Bu da dikkate alınması gereken bir iddia bence. Mert, yazısında şöyle demiş, olup bitenlerin Batı tarafından İran'a daha kapsamlı, daha cüretkar bir müdahale için bahane edileceği öngörüsünü de savunarak:

"...bu kez, renkli devrim senaryosu sanki göstere göstere uygulanıyor. Batı basını seçim sürecinden başlayarak, aksi tesir yapacağı bilindiği halde, böyle bir senaryo tablosu çiziyor. Bu ortamda, hiç ortalara çıkmaması gereken devrik Şah’ın oğlu demeç üstüne demeç veriyor. Sizce bu işte bir tuhaflık yok mu? Bence, bu kez senaryo renkli devrim değil, renkli devrim süsü verilerek, rejimin kışkırtılması! Böyle bir rejimin dış müdahale kuşkusuna vereceği cevabın, daha çok baskı ve şiddet olacağı açıktı. Bu tepki, belki de, İran’a farklı bir müdahale için bulunmaz bir fırsat olacak."

Ortadoğu'nun sol kolunu kestiler. Dünyanın en eski sol geleneğine sahip olan ülkelerden birisi İran, ülkede komünist hareketin tarihi geç 19. yy'a dayanır, bu dönemde sanayideki hızlı büyüme ve ülkenin böylece feodalizmden kapitalizme geçişi sürecinin etkisiyle, Marksizm ilk kez ulusun entelektüel yaşamına ve işçi sınıfına nüfuz etmeye başlamıştır. Rusya ve Azerbaycan'a yakın bir ülke olarak İran Marksist ve sosyal-demokrat politik yeraltı etkinliklerinin başlıca merkezlerinden biri haline gelmiştir. 1941-42 İttifak ordularının işgali Rıza Şah'ın iktidardan düşmesi ve Güney Afrika'ya zorunlu sürgünüyle sonuçlandı. Birçok politik mahkum bunun ardından serbest kaldı ve bu yeni atmosferde, milliyetçi ve sosyalist gruplar gelişme fırsatı bularak yaygınlaştılar. 29 Eylül 1941'de, dünyadaki en köklü sosyalist partilerden biri olan Tudeh Partisi resmen kuruldu, Süleyman Muhsin İskenderi parti başkanı seçildi. 1941 Tudeh'ini 1921 yılında kurulan Ortadoğu'nun ilk komünist partisi'yle çok bütünleşik görmemek gerekir ama elbette 1930'lara gelirken yerle bir olmuş İran sol hareketinin 1940'larda yeniden doğuşu ve o hareketin devami niteliğinde bir hareket olarak görülebilir.

1944 yılında parti 14. Meclis seçimlerine katıldı ve sekiz adayı seçildi. Bu andan itibaren parti muazzam biçimde büyüdü ve İran politikasında başlıca güçlerden biri haline geldi. Tudeh, İran’da 1941-1949 arasındaki dönemde 25 bin üyeye kendine bağlı sendikalarda örgütlenmiş 400 bin işçinin desteğine sahipti.

1949 yılında parti Şah Muhammed Rıza Pehlevi'ye karşı başarısız bir suikast girişiminden dolayı suçlandı. Buna rağmen parti, yeraltına geçerek çalışmasını sürdürdü. ABD destekli darbe Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin elinde diktatörlük yetkilerini toplamasıyla ve Musaddık'ın Ulusal Cephesi ve Tudeh Partisi de dahil olmak üzere politik grupların büyük çoğunu yasaklamasıyla sonuçlanmıştır. Her iki parti etkinliğini yeraltında sürdürmüştür.

Şimdi Ortadoğu'nun hiç bir yerinde bu denli güçlü ve gücünü halktan alan bir sol yok, İslami ya da Soros ve benzeri güçlerce finanse edilen turuncu devrimci örgütler Batı gizli servisleriyle kol kola sosyalist muhalefetlerin boş bıraktığı alanı dolduruyorlar. İranlı kadınlar ve gençler, yıllardır yaşadıkları kabustan yorgun, en ufak ışığı gördükleri her yana her koşulda yönelmeye hazır. Tudeh'in uzantıları bugün de eski etkisinden çok şey kaybetmiş durumda ve illegal biçimde kısmen faaliyetlerini sürdürüyor. Aslında onlar da sürece dahil olma çabası içinde. Tudeh, İran’da başkanlık seçimleri sonrasında devam eden gösteriler ve dini lider Ali Hamaney’in Cuma günü yaptığı açıklamaya dair bir bildiri yayınladı. Yayınlanan bildiride, tüm ilerici güçlere baskı rejimine karşı mücadeleyi birleştirme çağrısı yapıldı, giderek artan gözaltılar ve hükümetin saldırgan tutumu vurgulandı.

İran halkının mücadelesi, tüm dünyanın özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır, bir ulusun içine atıldığı yangının tablosudur. Ortadoğu'daki yangın, Batı bölgedeki ülkeleri birer benzin istasyonu görmekten vazgeçene, demokrasinin, özgürlüğün, bağımsızlığın, medeniyetin aslında bildiği gibi olmadığını kabullenene dek sönmeyecek, örneğin “Nuremberg yasaları” sözcüğünün anlamı, örneğin “apartheid” sözcüğünün anlamı kulaklarda holocaust mitinden çıkıp ABD'nin, İsrail'in Ortadoğu'da yaptıklarını da çınlatana kadar, emperyalist ülkeler savaş suçlarının bedellerini ödeyene kadar... Amacım sadece bu yangın tablosunu biraz olsun gözler önüne sermekti, neler olup bittiğini anlamakta zorlananların bir nebze kafasını açabildiysek ne mutlu.

Yazıda Musavi'ye çok dikkat çekmedim çünkü konumuz Musavi'nin kimliği ve liderliğinden çok İran halkı. Musavi İslam devriminin mimarlarından biri, aslında rejimin içinden geliyor. Daha önce Dışişleri Bakanlığı'nda görev alan Musavi, 1981-1989 yılları arasında başbakan olarak görev yaptı. İran İslam Devrimi ve İran-Irak Savaşı nedeniyle sarsılan İran'ın en zor döneminde 8 yıl görevde kaldı. 1997'deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri'nde aday olmadı. Bunun üzerine reformistler adı daha az bilinen Muhammed Hatemi üzerinde yoğunlaştılar. Hatemi'nin cumhurbaşkanlığı döneminde başdanışmanı olarak görev yaptı. Musavi, Şubat 2009'da cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladı. 14 Mayıs 2009'da Anayasayı Koruyucular Konseyi'nin adaylıklarını onayladığı 4 kişiden biri oldu. İslam Devrimi'nden sonra İran'ın ilk kadın rektörü olan eşi Zehra Rehneverd ile birlikte iddialı bir kampanya yürüttü. Gidişe bakılırsa, halkın talep ve öncelikleri, başlayan bu hareket Musavi'yi aşacak.

http://www.commondreams.org/view/2009/06/22-0

http://tr.wikipedia.org/wiki/Mir_H%C3%BCseyin_Musavi

http://tr.wikipedia.org/wiki/Tudeh

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=941828&Yazar=NURAY%20MERT&Date=23.06.2009&CategoryID=98

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=tudeh



Perşembe, Haziran 04, 2009

Özet

Bizim mahallenin çocuklarından selamlar :)

Boş bıraktık buraları uzunca zamandır. Doğu'daydım, nehirler aştım, mağaralara indim, dağlarda yürüdüm, zamanın akmadığı sokaklarda dolaştım... Oradan döndüm İstanbul'a gittim. Hayatımın aniden dalgalandığı bir dönemdeydim aslında, bu gidişler sadece coğrafi değil ruhen de gerçekleşti. Güzel sayılabilecek ama karmaşık, belirsiz bir dönem. Yazın getirdiği sokaksal durumlar, bendeki kafa karışıklığı, biraz da tembellik, bu gidişlerim, burayı boş bırakışlarım uzayabilir bugünlerde. Uzamayabilir de. Fırsat bulursam bir ara Doğu maceralarımı aktaracağım. Ve belki başka bazı havadisler de...

Cuma, Nisan 17, 2009

1 mimdir, 2 mimdir, 3 mimdir, 4 mimdir, 14 mimdir, bana bir bade doldur, bu ne güzel mimdir ha ninnah

Başlığın gayriciddiliğine bakıp aldanmayın, bu defaki mimin konusu çok ciddi. Goddess Artemis'e ve ordan bana yönlenen mim'de "kadın/erkek olsan ne yaparsın" diye sorulmuş.

Cinsiyete inanmıyorum, yalnızca toplumsal rollerden ibaret bir tanım bu. Kadın olmaktan büyük gurur duyuyorum ve başka bir şey olmak istemezdim ama kadınlık benim için hissi, seksüel vesaire bir durum değil, kadın olmak benim için politik bir duruş, ideolojik bir tavır. Dolayısıyla "erkek olsaydım..." varsayımı geçerli değil, marifet o "olsaydım.."ın kapsadığı her ne ise onları kadın halinle de yapabilmek, dediğim gibi, kapsadığı herşeyi. Mim'i cevaplamaktan çok fikir belirtmiş oldum gerçi ama.


Politika içtiğimiz suya, yediğimiz ekmeğe, oradan apışaramıza kadar uzanan, görmek istemesek te hayatımızın içine sokulan bir şeydir. Bir arkadaşımın sözüyle ifade etmek istiyorum: "Erkeklerin dinlerinden mezun oldum. Şimdi doğa ana'nın ruhuyla, evrenle yan yana yürüyorum, onun bir parçasıyım, nehirleri, dağları, taşları, kuşları ve sevgisi gibi..." Ve doğa ana üretir, yaratır. İşte kadın olmak böyle bir şey. Bu, eğer isterse, bir erkeğin de olabileceği bir şey. Kadın olmak, insan olmak demek. İnsan olmak, kozmik, minicik bir enerji parçacığı, sonsuz "an"ın içinde bir minicik titreşim olmak demek, sonra da o "an"a karışmak. Bunu ölmeden önce anlamak ta bir birey olmak, kendini inşa etmek demek.

Erkek olsam ne yapardım? dağa tırmanır, nehre atlayıp yüzer, Afrika'da taze kesilmiş ananas yer, balı peteğinden yalar, şarabı şişeden içerdim anasını satayım. Her gün de şarkı söylerdim. Bir de kendim gibi kızıl ve tombiş çıtırlar bulur biz Heybeli'de her gece mehtaba çıkardık bol bol. Vay be. Vay be. Vay be :-) Pardon, bir iki şarkı girdi araya. İyi de kadınken yapılamaz mı yani bunlar? Ya da erkek olunca dünya turu bileti, yanına da bir alana iki çıtır bedava filan mı veriyorlar promosyon? Öptüm sizi. Saat sabaha karşı 03.00. Anlayışınıza sığınıyorum. Yer yer ciddi, açıklarda dalgalı bir mim oldu. Esen kalın.

Salı, Nisan 14, 2009

Küçük şeylerin tanrısı

Özellikle şu kriz döneminde muhalif hareketlerin hızla yükseldiği ABD'de popüler olan Hintli Aktivist Arundhati Roy'un ilk ve tek romanı Küçük Şeylerin Tanrısı. Roy, küreselleşmeye, emperyalizme ve savaşa kafa tutan bir eylemci olarak tanınmadan önce 1997'de ona edebiyat ödülü Booker'ı getiren  bu romanıyla adını duyurdu.

Ortak bir 3. dünya bilinci, ortak bir dil varsa eğer, bu romandadır işte. İçinizde sağlam bir yer açacak kendine, uzun süre, belki de hiç boşalmayacak bir yer. Duru, içinizdeki naif bazı noktalara nüfuz edecek bir dili var bu anlatının.

Bunun üzerine bir de Toni Morrison'ın En Mavi Göz'ünü okuyun, iflah olmayın bir daha da hiç.

Arundhati Roy 
1961'de Hindistan'ın güneyindeki Kerala eyaletinde doğdu. Annesi Süryani, babası Bengalli bir Hinduydu. Annesi Mary Roy'un kurduğu özel bir okulda eğitim gördü. Resmî okulların baskısından uzak kaldığı bu okulda ilk yazınsal ve düşünsel yetilerini edindi. On altı yaşında gittiği Yeni Delhi'de bohem bir yaşam sürdü, teneke damlı bir kulübede yaşadı, geçimini boş şişeleri satarak sağladı. Daha sonra Delhi Mimarlık Okulu'na girdi ve orada ilk kocası mimar Gerard Da Cunha ile tanıştı. 1984'te ikinci kocası sinema yönetmeni Pradeep Kishen'le tanıştıktan sonra bazı filmlerde oynadı ve senaryolar yazdı. 1992'de yazmaya başladığı Küçük Şeylerin Tanrısı adlı romanını 1996'da tamamladı ve bu yapıtıyla 1997 Booker Ödülü'ne değer görüldü. Daha sonra, Hindistan'daki nükleer silâh denemelerine tepki olarak Düşgücünün Sonu adlı kitabını kaleme aldı. Hindistan hükümetinin hidroelektrik santralı projelerini şiddetle eleştiren yazıları Yaşamanın Bedeli adlı kitabında topladı. O günlerden bu yana küreselleşme, savaş ve sömürü karşıtı eylemlere önderlik ediyor, bu konularda kitaplar yayımlıyor. 2004'te, toplumsal kampanyalarda önderliği ve şiddet karşıtı çalışmaları nedeniyle Sydney Barış Ödülü'ne değer görüldü. Son olarak, İstanbul'da toplanan Irak Dünya Mahkemesi'nin Vicdan Jürisi Başkanlığını üstlendi. 

Cuma, Mart 20, 2009

Audre Lorde


Audre Lorde. Muhteşem. Onunla ilgili birşeyler paylaşmak isteyen, söyleyecek sözü olan, ve bu çevirilere itirazı olan - katkı sunmak isteyen varsa lütfen, lütfen yazsın. İngilizcem o kadar da iyi değil, şiir çevirmek te zor iş, ayrıca bazılarının çeviri şiire karşı olduğunu da biliyorum, bazı yerlerde çuvallamış, farkında olmadan çok ciddi çeviri hataları da yapmış olabilirim. Ama "öteki"liklerini ruhsal bir güce çeviren, abide bir hayat süren bu muhteşem kadın, büyük aktivist, olağanüstü güçlü ses Türkçe'ye kazandırılmamış sanırım bugüne kadar, bence bu büyük bir kayıptır, ben en azından internette Audre Lorde'un hiçbir işinin çevirisine, ya da çevrilmiş bir kitabının izine rastlayamadım. Böyle bir çeviri varsa ve gören, okuyan olduysa bunu da bildirsin lütfen. Ben onun yazdıklarıyla daha fazla haşır neşir olabilmek, sesini Türkçe de duyabilmek istedim, kendi keyfim için uğraştım yani, şu an için bir iddiam yok, daha fazlasına vakit ayırabilir miyim ve donanımım yeter mi henüz emin değilim. Dediğim gibi, yardımlarınızı bekliyorum.
----------------------------------

Korkudan ölmediğimize şükür için bir dua


Kıyıda yaşayanlarımız için
bıçak sırtında ve yalnız
boyun eğemeyenlerimiz için
rüyalar geçip giderken
koridorlarda gidip gelenler
iki şafak arasında
içeri ve dışarı bakarak
hemen önce ve sonra
geleceği doğurabilecek bir şimdi arayarak
çocuklarımızın ağızlarındaki ekmek gibi
böylece onların rüyaları
bizimkilerin ölümünü yansıtmayacak:

Korkuyla bastırılanlarımız için
alınlarımızda soluk bir çizgi gibi
korkmayı öğreniyoruz daha ana sütü içerken
korku bir silah
güvende olmanın ilüzyonu
ağırtopların bizi susturacağını umarak kullandıkları
Hepimiz için
bu an ve bu zafer
Hayatta kalmayı beklemiyorduk.

Ve güneş yükseldiğinde korkuyoruz
kalmayabilir
güneş battığında korkuyoruz
sabaha yükselmeyebilir
karnımız doluyken hazımsızlıktan korkuyoruz
karnımız boşken
bir daha asla yemek bulamayacağımızdan
sevildiğimizde korkuyoruz
sevginin tükeneceğinden
yalnızken korkuyoruz
aşkın bir daha hiç geri gelmeyeceğinden
konuştuğumuzda
sözlerimizin duyulmayacağından korkuyoruz
ya da hoş karşılanmayacağından
sessiz kaldığımızda da
halâ korkuyoruz

Öyleyse konuşmak daha iyi
hatırlayarak
hayatta kalmayı ummadığımızı

----------------------------------

Bekleyiş


14'ümdeyim
ve tenim ihanet etti bana.
Vazgeçemediğim şu oğlan
parmağını emiyor halâ gizli gizli.
Dizlerim neden hep bu kadar solgun?
Ya ölürsem sabah olmadan!
Ve annem yatakodasında,
kapısı kapalı.

Dans etmeyi öğrenmeliyim
yaklaşan partiden önce.
Odam benim için çok küçük.
Sanırım mezuniyetten önce ölürüm,
üzüntülü ezgiler okuyacaklar ardımdan
ama sonunda hakkımda gerçeği söyleyecekler.
Hiç bir şey yapmak istemiyorum,
yapılması gereken çok şey var.
Ve annem yatakodasında,
kapısı kapalı.

Kimsenin durup düşündüğü yok
benden yana.
Matematik takımında olmalıydım,
notlarım o çocuğunkilerden iyi.
Neden pantolon askısı takmak zorunda olan benim?
Yarın giyecek birşeyim yok.
Büyüyecek kadar çok yaşayacak mıyım acaba?
Ve annem yatakodasında,
kapısı kapalı.

----------------------------------

Kendimi kendim tanımlamasaydım eğer, başkalarının fantazisinde sıkışırdım ve benliğim diri diri yenirdi.

Bağlantılar:
1. Quotes
2. A Litany For Survival
3. Hanging Fire
4. Audre Lorde kimdir? (İngilizce Wikipedia maddesi. Yakında tarafımdan Türkçe'ye çevrilecek :)

Bana çantandakileri göster, sana kim olduğunu...?!


Tanrıça'dan zorla aldım bu mimi :) hoşuma gitti nedense.. Bu tarz röntgenci işlere bayılırım oldum olası.

Hemen sadede geleyim:
Çanta alelade bir çanta işte, 20 liralık, bak postacı geliyor.

Çantanın üzerindeki gri kablo cep telefonumun usb kablosu.

Telefonum da öyle herhangi bir telefon işte, kısmetse yakında uygun fiyatlı bir pda alıcam :) Aslında bir Moleskine'im de var ama evde çekmece bekliyor uzun zamandır. Hareket halinde bir insan değilim, günüm hep işyerinde, bilgisayar karşısında geçiyor. Not defteri olarak telefonumu ya da laptopumu kullanıyorum. Çantada kitap ta yok aynı sebepten, sadece gece geç saatlerde evde okuma fırsatım oluyor.

Vazgeçemediğim, şekersiz ikisi birarada kahve poşetlerim. İşyerinde içmek için.

Uzak gözlüğüm. 1.5 derece miyopmuşum. Yeni öğrendim.

Bodyshop parfüm yağım, yasemin. Diğeri ise Bodyshop roll on.

İki tane mp3 player'ım var, birisi yalnızca kulaklıktan ibaret, üzerinde minik bir usb girişi var, oradan şarkıları yüklüyorsunuz, yürüyüşte filan kullanmak için çok pratik, kablo derdi yok.

Diğeri ise sevgili Philips mp3 player'ım, minik ve güzel şey. Müzik en iyi arkadaşım.

Flashdiskler. Biri 4 gb., diğeri 16 gb. Bazen 120 gb.lık harici hdd de oluyor çantada.

Akşam saatlerinde sıkılıp çantaya attığım halka küpelerim, yegane kokoşluk emarelerim. Makyaj yapmam, süsüm püsüm yoktur, yaptığım en abartılı süs halka küpe takmak.

Pembe cüzdanım.

Otobüs kartım.

Bunlar haricinde bir de atıştırmalık kuru kayısı, bisküvi, yağsız süt gibi şeyler sığıyor gün içinde bu çuvalımsı çantaya, ama tabii fotoğraf gece çekildiği için hepsi tüketildi.

Mimi beğenen üstüne alınsın :D

Perşembe, Mart 05, 2009

Ortaya karışık

Biraz tatsız bir dönem geçirmekteyim, burayı oldukça ihmal ettim. Son yazdığım şeye de anlam veremediniz belki, çekemediğim, kaçırdığım fotoğraflardı onlar diyelim... Bir şekilde kayıt altına almak istediğim, önünden gelip geçtiğim, gündelik sahneler. Arkası gelir mi, gerek var mı bilmem. "L'homme qui marche" diye bir manga vardır böyle sadecik, mütevazı ama pek keyifli, bir adam ve onun karşılaştığı sıradan şeyler, yürürken gördüğü minik ayrıntılar üzerine. Gördüğü şeylere karşı duyduğu önyargılardan uzak, naif şaşkınlık pek hoştu. Eline su dökemeyiz elbette. Haşa!

Tatsız bir dönem geçiriyorum demiştim. Gençliğimi özlüyorum yahu :) Sorumluluklar aniden bastırdı, risk alma, çuvallama, balıklama atlama, çivileme dalma yeteneğimi yitirdim. Nefes almaya ihtiyacım var. Böyle değildim. Aklıma esti mi giderdim. Şimdi bir çok insan gibi ben de "Ah o gençliğin heyecanı ve deli cesareti şimdi olsa, şimdiki aklımla, tecrübemle, genişlemiş ufkumla birleştirebilsem..." diyorum, diyorum da... Tecrübeler artıp kafa açıldıkça hayaller, istekler artıyor ama risk alma cesareti köreliyor sanki. Bazı olanaksızlıklar ve ülkedeki çoraklaşan ortamın da mı etkisi var acep, bilinmez. Neyse, uzatmayalım...

Chan-Wook Park’ın üç filmlik intikam zincirinin kuvvetli bir halkası olan, İntikam Meleği - Sympathy for Lady Vengeance (Chinjeolhan geumjassi) isimli filmi izledim geçenlerde. Filmin hapishanede geçen bölümlerindeki atmosfer bana memleketimin gecekondudan bozma taşra üniversitelerindeki öğrenci yurtlarını anımsattı. Oralarda bir süre takılmış olan ne demek istediğimi anlar, hocasından öğrencisine, personeline, tiplerin ucube sirkinden farkı yoktur, nasıl renkli, nasıl kasvetli, nasıl tuhaf, nasıl da kapalı kutu, kaynayan kazan, yaşayan bilir ancak... Konumuza dönecek olursak, evet, nefis bir intikam şiiridir bu film ve tepeden tırnağa kadınca bir intikamdır, çevirip çevirip okuyunuz.

Bir de Latcho Drom'dan söz etmek istiyorum. 1948 Cezayir doğumlu Roman yönetmen ve müzisyen Tony Gatlif'in Hindistan başlayıp İspanya'da biten filmi. Çingeneler, müzik, dans, yol, yolculuk... Daha ne denilebilir ki... Film elbette ki baştan sona izlenilesi bir film, ben Mısır sahnelerine özellikle bayıldım. Muhteşemdi. Müzikler de zaten leziz, filmin ardından dinlemeye devam edilebilecek cinsten. Klişe olacak ama, bu görsel ve işitsel ziyafeti kaçırmayın :)

Aklımda şugar bir mevzu var. Üşenmezsem, fırsat bulursam yakında ilginç bir yazı yazacağım. Tanrıçalar, siyah Meryem, İsis, Amazonlar, "orisha"lar, Yemaya, voodoo, hodoo, Şamanizm, aşk, entrika, gizem, skandal, mandal, pek yakında hepsi burada. Arayı açma, takipte kal, ben tembellik edersem yorumlarla dürt, velinimetini, yazarını uyandır diye söylüyorum sayın okuyucu!

Çarşamba, Şubat 25, 2009

La femme qui marche

Yaşlı Pomak kadını, şehrin en eski kumaş dükkanının önünde dikiliyor, elinde pazar çantası. Üzerindeki şalvarın kırmızı ağırlıklı, kalabalık çiçekli deseni kumaşçının vitrinindeki kumaş toplarından birisininki ile aynı. Kumaşçının önündeki taş kaldırımın orta yerinde bir tulumba var. Yağmur yağıyor.

Mavi boyası solmuş, tek katlı ev. Dik yokuşun sonuna doğru. Yanında duvarları fayans kaplı, inşaatı yeni bitmiş, gecekondumsu bir apartman var. Eskiden küçük evin arka bahçesi olduğu anlaşılan yer şimdi apartmanın otoparkı. Evin kapısının önünde bir çift eski ayakkabı. Belli ki birisi bu dünyayı terk etmiş, ayakkabıları da.

Ağaçların uykulu bir perde gibi örttüğü ilkokul bahçesi. Pazar günü, kimsecikler yok. Okul, şehirdeki, her evinin önünde bir zeytin ağacı dikili olan son mahallede. Rüzgar. Hışırdayan söğütler.

Okulun karşısındaki kıraathane. Kesif sigara dumanı sokağa kadar yayılmış. Kıraathanenin yanındaki boş arsada, sararmış otların üzerinde, terk edilmiş, hurda bir kamyonet. Bulutlar kül rengi.

Çarşamba, Şubat 11, 2009

Hop sa sa!

Bendeniz artık Yapı Kredi şiir yıllığına girmiş bir şahsiyetim. Ben henüz göremesem de öyleymiş. Yakında elime geçecek kitap. Ona göre, ayağınızı denk alın :) Şaşırdım zaten, uzun zamandır şiirle uğraşamadım. Ama su akıyor, yolunu buluyor demek ki.

Bu arada, Dell fanatiği olarak Studio 1537 serisine terfi etmiş durumdayım. Bir iki güne kadar da Vista'yı arada bir lazım oldukça (oyun oynamak istedikçe diyelim şuna :) kullanmak üzere bir köşeye ayırıp, gıcır gıcır en son sürüm KDE yüklü Ubuntu kuracağım. Tek anlamadığım, böyle nefis bir dizüstü bilgisayara neden bu kadar dandik hoparlör koymuşlar? Acaba ben mi ses ayarlarından anlamıyorum?

Bugünlerde Erika Serre'ye takmış durumdayım. Onu dinlerken Esma Redzepova'yı da keşfetim bu arada. Erika Macar kökenli, Çingene, bir Paris sakini. Tony Gatlif ve Emir Kusturica'nın müzik dünyasına armağanı. "İspanyol meyhanesinde çığlık çığlığa bir kadın, hayli geçkin, ağlamaklı" sesinden çocuk sesine, oradan yaramaz bir delikanlı oğlan sesine, oradan şuh ve genç bir kadın sesine kadar uzanan nefis bir yelpaze. Sadece sesi değil kendisi de bu kadar evrensel ve çok kimlikli. İnternetteki video ve fotolarından gördüğüm kadarıyla. Bazen kravat ve takım elbiseye bürünüyor, bazen askılı siyah tuvalete, tavırlar, haller bir o kadar çılgın. Buradan Çigan, Roman, Reggae her bişey karışık Jaipur isimli nefis şarkıyı indirebilirsiniz. Buradan ve buradan iki şarkısını dinleyebilir - izleyebilirsiniz, burada da çılgın bir klibi var :) son üç link youtube'a gidiyor ama proxy üzerinden verdim linkleri, sorun çıkmaz.

Gelelim Esma Redzepova'ya (Bildiğimiz Recep işte yahu?!) Ona "Roman'ların Nina Simone'u" demek istiyorum. Bu tanım anlayana sivrisinek saz olmuştur artık... Hastasıyım böyle güçlü, kişilikli, aurası 100 bin kilometre öteden görülen, kadın gibi kadınların. Esma, hükümet gibi kadın, şeker gibi kadın, Makedonya kraliçesi, Roman'ların kraliçesi. Buyrun burdan yakın. Bir de buradan.

Bir de Fanfare Ciocarlia'dan Kan Marau La verelim.

Türkiye'de de artık birilerinin Roman müziğini küçümsemeyi bırakıp, ciddi anlamda, mahalle düğünlerinden, orgla çıkartılan pespaye seslerden, bir de Fatih Ürek'lerin, Seda Sayan'ların ve benzerlerinin kleptomanlığından kurtarıp (Roman ezgilerini sağdan soldan aşırıp mide bulandırıcı şekillere büründürüyorlar) evrensel platforma taşıması gerek. Roman müziğine eğlence köleliği olarak bakılıyor, eğlence sektörünün ucuz ve sömürülmeye müsait ham maddesi Romanlar. Burhan Öcal, Selim Sesler, Hüsnü Şenlendirici ve benzeri enstrüman ustaları kısmen farklı bir konumdalar denilebilir ama Kibariye gibi, Ciguli gibi, Tarık Mengüç gibi bazı has Roman müzisyenlerin de popüler müzik piyasasında feci harcandıklarını, hak ettikleri yerde olmadıklarını düşünüyorum. Onlar gibi daha binlercesi var. Türkiye'de her Roman mahallesinde bir müzik hazinesi yatıyor.

Kardeş Türküler'le tanıdığımız BGST'nin Gayda İstanbul projesinden bu anlamda çok umutluyum. Konserlerin yanısıra bir an önce albüm de yapmaları lazım. Yukarıda saydığım isimleri de albüm ve konserlerinde değerlendirmeli, işbirliği yapmalılar. Hele Kibariye, doğru kullanılsa neler çıkacak ondan..!

Pazar, Ocak 25, 2009

Bandırma halısı

Şu yalan dünyanın içinden yürüyüp geçerken, hayat sandığımız kısır bir bataklığın içinde debelenip dururken, etrafımıza bakmıyoruz çoğunlukla. Zarif ayrıntılar modern yaşamın nesli tükenen garabeti haline geliyor her geçen gün. Geçen haftasonu her zamanki kitapçıma uğradığımda bu zarif ayrıntılardan biriyle daha karşılaştım. Bu renksiz şehrin nesi meşhurdur, karakterini tanımlayacak nesi vardır diye tartışır durur yıllardır şehrin az buçuk mürekkep yalamışları, kitapçı Rahmi ağabeyden öğrendiğime göre meğerse bizim koleksiyonerlerin gözdesi bir halı geleneğimiz varmış!

1900'lerin başına kadar Bandırma halısı kendine özgü deseni, kaliteli dokuması, ipek ve benzeri lüks kumaşlardan imal edilmesi ile takdir gören, aranan bir halı türüymüş. Türkiye'de eskiden ticari amaçla dokunmuş halıların başlıcalarının üretildiği yöreler arasında Uşak, Feshane, Sivas, Gördes, Bor, Konya-Zile, Kırşehir, Mucur, Ladik, Bandırma ve Kayseri var. Günümüzde ise yeni imalatçılar Kayseri, Hereke, Sultanhan, Niğde ve Yörük halıları dokuyorlar. Bandırma'nın da bulunduğu Güney Marmara'da ve İç Ege 'de 17. ve 18. yüzyılda halıcılık alanında şaheserler yaratılmış.

Bandırma halısının ortasındaki sütun benzeri iki figür en önemli noktası, Bandırma'nın imzası gibi bir şey, halının Bandırma olup olmadığı o desenden anlaşılıyor. Bandırma'da halı geleneği aslında padişahın ünlü Gördes halılarının başka vilayetlerde de üretilip pazarlanması emrini vermesiyle başlıyor.

O dönem, bölgede halı işine özellikle Ermeni'ler ilgi gösteriyor, Gördes halısına Bandırma karakterini kazandıran Ermeni'ler oluyor, yöredeki Ermenilerin asıl kökeni Kayseri ve Sivas, Gördes tarzına Kayseri tarzı da ekleniyor, bu konudan anlayan birisi değilim ama Bandırma halılarının sık ilmekli dokunması Kayseri halılarının dokumasından örnek alınmış sanırım. Şehir içinde, Ermenilerin de yaşadığı Hacıyusuf mahallesinde ve körfezin karşısında o zamanlar bir Ermeni köyü olan Tatlısu'da dokuma tezgahları tehcire kadar harıl harıl çalışıyor. (Tatlısu ve civarındaki köyler imamından çiftçisine kadar demokrat, devrimci gelenekten gelen insanları ile, kimliğinden, giyim tarzından, yaşam tarzından ödün vermeyen Pomak'ları ile bugün de farklı konumunu koruyor. Köy, yakın geçmişinde bir köyden daha fazlasını barındırıyor. Bir dönem yazlıkçıların çok rağbet ettiği sahili ise fabrikalar yüzünden ölmüş durumda, bu yüzden eskisi kadar ilgi görmüyor)

Bandırma savaştan büyük zarar görüyor, şiddeti had safhada yaşıyor, Yunan ordusu ile girişilen çatışmaların en çok yoğunlaştığı yerlerden birisi, Yunan askerlerince camiye doldurulup yakılan Türkler'den bugün Yunanistan'daki bazı kitaplarda dahi utançla söz ediliyor, bölgedeki Rumlar da savaşı en yakıcı haliyle yaşıyor, çok büyük bir Rum nüfusu yerinden yurdundan oluyor, kiliseler, köyler, bağlar yerle bir oluyor, yanıyor. Yunan ordusunun geri çekilirken şehri neredeyse tamamen yakıp ta gitmesi şehrin bugünkü kimliksizliğinin, mimari yoksunluğunun en büyük nedenlerinden. Ermenilerin durumuna gelince, bölgede tehcir devlet eliyle uygulanmamış, Doğu'da yaşananlar burada görülmemiş ama yine de söz konusu ortamdan tedirgin olan Ermeniler Doğu'daki ile aynı hızda olmasa da bu toprakları terk etmişler. O dönem çok sık raslanan çapulcu köy çetelerinin, zaten tehcir ortamından korku ve paniğe kapılmış Ermeni halka topraklarına konmak amacıyla uyguladıkları baskı da bu terk edişte büyük rol oynamış elbette. Açıkça sürülmeseler de bu insanlar yıldırılmışlar.

Sonuçta Ermenilerin gidişiyle Bandırma halısının da sonu geliyor, bazı Türk aileler devam ettirmeye çalışsa da uzun ömürlü olmuyor. İlginçtir, halının deseni ve dokuma stili Pakistan'da çok tutuluyor ve nasıl olduysa bazı ufak değişikliklerle ve az miktarda da olsa Pakistan'da Bandırma halısı üretimi günümüze kadar gelmiş.

Bandırma'da üretilmiş gerçek Bandırma halıları ise artık çok çok nadir bulunuyor. Koleksiyoncular için oldukça değerli. Çok daha değerli, daha gösterişli halı ve kilim çeşitleri de var elbette, anladığım bir konu da değil ama yaşadığım betonlaşmış, örselenmiş, hafızası silinmiş kentin kimliğine dair bu güzel ipucu benim zihnimde değerli bir yer edindi.

İlk resimde gördüğünüz halıya http://www.tribalcollections.net adresinde rasladım. Karakteristik sütunları ve soluk renkleriyle tam bir Bandırma halısı. 2. resim Gördes halısı, 3. ise bir Sivas halısı. Aradaki benzerlikler anlaşılabiliyor. Resimlerin üzerlerine tıklayıp desenleri incelemek için büyütebilirsiniz.

Pazar, Ocak 18, 2009

Dolu kaba başka ne sığar?


Bir adamın az, biraz yıldız bilgisi vardı. Gör ki gururdan başı dönmüştü. Bir gün, gönlü istekle, kafası gururla dolu olduğu halde kalktı, uzak yollardan Guşyar'ın (ünlü bir müneccim) yanına vardı. İlim ve irfan sahibi biriydi Guşyar. İltifat etmediği gibi konuğuna bir tek harf bile öğretmedi. Ümidini kesen adam geri dönmek için hazırlanmıştı ki; yüce bilge ona öğüt verdi; "Sen kendini bilgiyle dolup taşmış sandın. Dolu kaba başka ne sığar? Kuru söz ve iddia ile dolu olduğun için bak şimdi eli boş dönüyorsun. Ama boş gelseydin, yeni bilgilerle dolup dönecektin."

Sadi gibi ol, boş açıl ufuklara ve ancak marifetlerle dolduktan sonra dön yuvana.


Mahrum Benciller Hikayesi, Bostan ve Gülistan, Şeyh Sadi Şirazi
Beyan Yayınları

Cumartesi, Ocak 17, 2009

Gülersen, bütün dünya seninle birlikte güler.. ağlarsan tek başına ağlarsın


Old boy. Türkiye'de İhtiyar Delikanlı adı ile gösterime giren, 2003'te yönetmenliğini Park Chan-wook'un yaptığı, Japon Manga Oldboy'dan sinemaya uyarlanan bir Güney Kore filmi. Temposu, şiddeti, anlatımı açısından biraz Natural Born Killers, biraz Haneke tarzı, biraz anime - manga havası, çokça şok içeren, izleyene tokat atan, bombalayan bir şey. Filmi tavsiye etmek amacıyla yazdığımı söyleyemem, herkese göre değil, sonradan "ıyy o neydi adam canlı canlı deniz hayvanı yedi yaaaa, ay hep te kan çıkıyoo, bu ne manyak film" diyecekler hiç yeltenmesin izlemeye. Ayrıca, bazı yerlerde biraz fazla ayrıntıya girmiş olabilirim, izlemiş kadar olmayın, dikkat! :)

İlerlemeden önce, bazı çok önemli olmayan ama takıldığım noktaları sıralamalıyım; Antalya'da turizm sektöründeyken Kore kökenli bir İsveçli işarkadaşım vardı, İsveç'li bir aileye evlatlık verilmiş küçükken. Ben Old boy'u izleyene dek bunun münferit bir vaka olduğunu sanıyordum ama filmde Oh Dae-su'ya kızının o hapisteyken İsveç'te bir aileye verildiği söyleniyor. Bu İsveç'e çocuk ihraç etme durumu nedir, nedendir bilen varsa beri gelsin. Bir de filmdeki okul Katolik okulu. Misyonerlik faaliyetleri Kore'de neden bu kadar yaygın ve başarılı hep merak etmişimdir. Örneğin yanıbaşındaki Japonya'da bu kadar değil sanırım. Ama anladığım kadarıyla Hristiyanlık Kore toplumunun geleneksel yapısını pek te değiştirmemiş. Kızın göğüslerini elleyen adamın elini kesmek istemek gayet Asyalı bir tavır! Namus temizleme vesaire.

Bu arada, filmi bir şişe Yakut eşliğinde sindirmeye çalışan ben çok olmasa da bazı sahnelerde lavaboya koşmamak için kendimi zor tuttum.

Böyle rahatsız edici, kurcalayan, insanı didikleyen filmler benim ülkemde neden yapılmıyor, neden memleketemin yönetmenleri hep izleyiciye sempatik gözükme derdindedir? Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, yer yer ve kısmen Çağan Irmak'ın bazı filmlerini sempatik gözükme derdi olmayan sınıfına sokabiliriz belki ama çok çok daha cesur işler çıkartılabilir, şu günlerde yapılanlar gayet soft denemeler yabancı örneklerinin yanında. Avrupa sineması ve Holywood sinemasından bağımsız özgün bir anlatım biçimi oluşması lazım, bizdeki eğlence sineması Holywood'un berbat bir taklidiyken bağımsız sinemamızın da Avrupa'nın fazlaca gölgesinde kaldığını düşünüyorum. İran, Uzakdoğu, Rusya gibi coğrafyalarda gayet özgün örnekler var halbuki.

Neyse, filme dönelim... Old boy'da aşka, cinselliğe, erkek ruhuna ve feodal köklere yöneltilen yıkıcı bir bakış var, özellikle de enseste çomak sokulmuş. Sebebini bilmeden on beş yıl bir çeşit hapishanede yatan başrol adamından kızı kullanılarak akla hayale gelmeyecek bir intikam alınıyor. Cinselliği "bacaklar omza"dan daha geniş bir açıdan görebilen şeyleri takdirle karşılıyorum. Cinselliğin, toplumsal cinsiyetin bir ideoloji hatta politika meselesi olduğuna yürekten inandığım için, dolaylı ya da dolaysız buna dikkat çeken filmler de kendiliğinden ilgi alanıma giriyor. Geçenlerde Catherine Breillat'ın "A ma seur" filmini de izledim ve aynı nedenlerden çarpıcı buldum, özellikle kadınların cinselliğe ilk adım atarken yaşadıkları "kendisi arzuladığı için değil de bir arzu nesnesi olmaktan hoşlandığı için (vermek) durumu"nu çok iyi hissettiriyordu izleyiciye, final sahnesi ise zaten ortalığı darmadağın ediyor. Kadınlar her şekilde kullanılan, edilgen, araç durumunda, kadın cinselliği keşfedilmeyi bekleyen kara kıta olmaktan hala çıkmadı.

Benzer konularla ilgili, içinde Old boy'un da geçtiği Hande Öğüt'ün blogundaki
KOYU KIRMIZI BİR BİR TABU: ENSEST başlıklı yazıyı da tavsiye ederim.

Cuma, Ocak 16, 2009

Mimleyelim, mimletelim

Uzakdoğu kültür ve ilmini yayma, koruma ve geliştirme cemiyeti baş kargocusu ilan ettiğim, ayriyetten taltif, takdir ve teşekkür ettiğim tanrıça Artemis sayesinde :) yazacak çok şey birikti. Bu haftasonu sinema yaziciim umarım ;)

Şimdilik Goddess Artemis'ten gelen şu 4 şey mimiyle idare ediniz. Hep bir mimim olsun istemiştim, sonunda oldu...

Yaptığım 4 iş:
* Grafik tasarım, maalesef gece, gündüz, her daim
* Yeme ve içme faaliyetleri, iyi pişirir, iyi yerim :)
* Okuma - yazma - izleme - dinleme faaliyetleri, müzik dinlemek ve internette müzik avına çıkmak, karanlık kış günlerini müziksiz atlatamam
* Sivil toplumumsu kitle örgütümsü faaliyetler, buralardan yüklenen bazen keyifli bazen angarya işler ve masabaşı vatan kurtarma, dünya kurtarma muhabbetleri

gördüğünüz gibi 4te bırakmak için zorladım kendimi :) bunlaran 7-8 madde çıkar aslında bölsek...

Defalarca izleyebileceğim dört film:
* İlk sırada her zaman ve kesinlikle Dersu Uzala
* Into the wild
* Princess Mononoke
* The way we were

Dayanamayacağım bir de alternatif liste yapacağım :) 4 filmle yetinirsem diğerlerine haksızlık olacak:
*Natural born killers
* Thelma & Louise
* Paris Texas
* House of sand and fog

Yaşadığım dört yer:
* İstanbul
* Antalya
* Bandırma (Balıkesir)
* Eskişehir

Tatil için gitiğim dört yer:
* Erdek
* Edremit körfezi (Altınoluk-Akçay-Ayvalık-Cunda)
* Kaş
* Amasra

Hemen şimdi olmak isteyeceğim dört yer:
* Antalya Kaleiçi'nde ilkgençliğimi geçirdiğim, arkadaşlarımla her zaman oturduğum cafe
* Olimpos
* Babamın olduğu herhangi bir yer.. ama yok.
* Bizim mahallede aynı zamanda karşı komşumuz olan ilk aşkımın evinde :) soba yanarken, yağmurlu bir günde birbirimize kitap okur vaziyette...

En sevdiğim dört yemek:
* Barbunya
* Makarna (özellikle fettuccine - uzun erişte, kıyma soslu)
* Anneannemin ekşili köftesi
* Annemin portakallı kerevizi


Bir yağmur damlası olsaydım, düşmek isteyeceğim 4 yer:
* İran
* Tuna nehri üzerinde herhangi bir yer (Viyana olur, Rusçuk olur, Budapeşte olur, farketmez :)
* Afrika'da herhangi bir yer (özellikle Mali :)
* Sibirya'da herhangi bir yer

Salı, Aralık 23, 2008

Benim küçük capon balığım

Hayao Miyazaki'nin son filmi Ponyo'yu nihayet izledim! Her Miyazaki filmi gibi bu da muhteşemdi. Diğer filmlerinden çok Tottoro'ya benzettim Ponyo'yu, hitap ettiği yaş grubu, hikayenin sadeliği açısından. Yine sevimli, masum, neşeli, iyi niyet dolu, hayal gücünü ve insancıllığı öven, bazı değerlere selam çakan, güzel bir görüntüler silsilesi.

Şöyle deniz sefasına çıkmış ta vapurun güvertesinde ciğerlerime temiz hava çekiyormuş gibi, ya da nemli ve hafif serin bir Pazar günü yağmurdan sonra bir orman patikasında yürüyormuş gibi hissettim izlerken. Kendiniz izleyin, ne demek istediğimi anlayın. :)

Filmdeki küçük oğlan Sosuke'nin yaşadığı eve özellikle bayıldım, çocukluğumun Erdek'ini, ufak tefek, orta halli yazlık evlerini anımsattı bana. Bütün çizimler muhteşemdi zaten.

Büyümeyeyim, 70 yaşıma geldiğimde de çizgifilm izleyeyim ve aynı şeyleri hissedeyim istiyorum. :) İşin uzmanlarına sormak lazım, nedir acep bu büyümekten korkma durumunun sebebi, psikolojik bir arıza var mıdır bu işte.. Ama yanlış anlaşılmasın, memnunum halimden.



Bir de son zamanlarda izlediğim en iyi anime serisi: Elfen Lied.

Acayip, garip ve tuhaftı. Kesinlikle ilk 5 bölüme sabretmek gerek, 5. bölümden sonra insanın içine işlemeye başlıyor. Bu kadar vahşet - kabakuvvet içeren bişey nasıl aynı zamanda bu kadar iç burkucu - hüzünlü olabiliyor, bu kadar çıplaklık ve kan aynı zamanda nasıl bu kadar masum... Kafam karıştı.

Ayrıca, "öteki"leştirmeye yaklaşımı müthiş, en sevdiğim yanı bu oldu.. "Sen çocuğu boynuzu var diye laboratuara kapatıp denek yapar, acı verirsen, dışlarsan, sevgi vermezsen o da katil olur" ya da "sevginin - adaletin - insancıllığın gücüyle en vahşi yaratık bile içindeki masumiyeti bulur" gibi bi meşaş kaygısı var ki benim gibi sosyal içerikli insanlar için gayet süfer bi şey bu :)

Bu animeyi izlememe vesile olduğu için Goddess Artemis'e teşekkür ediyorum.. Biraz benzer kategoriye sokabileceğim Serial Experiments Lain, Deathnote filan gibi seriler içinde favorim Elfen Lied'dir bundan sonra.. Elfen Lied gibi bi hikaye iyi bi sinema filmine çevrilse tüm sinema tarihini altüst eder, nefes keserdi heralde...

İnsan yeni animeler keşfettikçe "peeeh Holywood da neymiş, kıçımın kenarı" diye düşünüyor.. Ama gel gör ki Türk film dağıtımcıları, Türk tv'leri uyuyor, gençlerin müthiş ilgisini çekecek bu anime yapıtları için paralı digital yayın platformlarında kanallar açılabilir, dvdleri yaygınlaştırılabilir oysa ki.. Gerçi bi yandan da böyle olması, ABD'deki kadar ticarete dökülmemesi daha iyi.. Ben torrent sitelerinden anime indirmekten memnunum, her ne kadar bunları izlediğimi gören arkadaşlarım Japonca ses & ingilizce altyazı kombinasyonunu hayretle karşılasa da.

Elfen Lied hakkında Goddess Artemis gayet güzel yazmış, konuyu ilk o ele aldı, ayrıntılı bilgi için sizi derhal oraya yönlendireyim, tanrıçanın blogunda daha pek çok güzel anime önerisi var.

Bir sonraki hedefim Neon Genesis Evangelion. İzleyeyim, onu da bildireceğim ailenizin tam teşekküllü anime muhabiri olarak. Kış geceleri uzun, yaşasın yağsız süt içinde Nescafe Cap Colombie, soyalı leblebi, kestane, patlamış mısır ve tabii ki animeler :)

Bu reklama karşılık Nescafe'den şekil a1'deki gibi bir teneke Cap Colombie'yi hediye manasında ücretsiz bekliyoruz yani, yetkililere sesleniyorum buradan, ehem :)

Perşembe, Aralık 18, 2008

Biri bana anlatsın...


Biliyorsunuz şu özür diliyorum - özür bekliyorum kampanyaları çok gündemde. Sağda solda okuduklarım sinirimi bozdu biraz ve söylemek istediğim şeyler var.

Neredeyse Fransız Devrimi zamanından beri Balkan ve Doğu Avrupa coğrafyasında bir “Müslüman temizliği” sürdürülüyor itinayla. Balkan Savaşlarıyla, Osmanlı - Rus çatışmalarıyla, 1. Dünya Savaşı’yla başlayan bu temizlik Rusların değerli bir ihraç malı gibi Kafkasya’dan Moskova ve St. Petersburg’daki antropologlara yığın yığın gönderdiği Çerkez kafataslarıyla, Bafra’da, Kızılırmak deltasının bataklıklarında gemilerle balık istifi taşıyıp karaya zor attığı canını sıtmaya, koleraya, tifüse, açlığa teslim eden Çerkezlerle, şıkır şıkır Karadeniz kıyılarından Orta Asya’nın içlerine, Anadolu’ya, dört bir yana dağıtılan, hala da geri dönemeyen Tatarlarla, Belene kampıyla, Kosova’yla, kasap Miloşeviç’le, daha onlarca örnekle devam etti, ediyor…

Siz şimdi kendinizi temcit pilavı gibi “jeopolitik önemimiz çok kritik, aman da ne kadar güçlü, kuvvetli, stratejik ülkeyiz, bölgenin lideriyiz” diye tanımlıyorsanız, topraklarınızda da ataları kıyıma uğramış bu insanların ekonomiye katkı sağlayan, devletine bağlı, vergi veren, eken, biçen, üreten, çalışan, var eden milyonlarcasını barındırıyorsanız, ama buna rağmen yaşanan bu büyük temizliği anlatmadıysanız, kulağınızı tıkadınız, gözünüzü örttünüzse: neyin özürünü diliyorsunuz ve kimden neyin özürünü bekliyorsunuz? Her iki tarafa da soruyorum bunu. Kendi hafızasına, tarihine, kendi acısına sahip çıkmayan başkalarınınkine de yaklaşamaz, kendisinin başkalarına verdiği acılara da yaklaşamaz. Biz hatırlamaktan öyle korkmuşuz ki başkalarına yaşattıklarımızı unuturken bize yaşatılanları da unutmuşuz.

Soruyorum nasyonalsosyalist(!) ulusalcılarımıza: iyi karşı çıkıyorsunuz da, ne yapacağız, biz de Baskın Oran’ı mı Gulag kampına süreceğiz? Değerli edebiyatçımız Adalet Ağaoğlu’nu da Aşkale’ye mi gönderelim? Bu işler sadece böyle kampanyalarla, kendi içimizde itişip kakışmalarla, birbirimize nispetlerle, misillemelerle olmuyor işte, tren kaçtı bile belki de, anlatamadık kendimizi, çünkü biz hafızası silinmiş bir milletiz, ecdadımızı dilimize pelesenk etmiş, siyasete malzeme etmiş, “Fatih’in torunlarıyız, Allah Allah” nidalarıyla ortalığı inletmiş ama içini boş bırakmış bir milletiz… Yahudiler Holocaust’u filmle, kitapla, müzikle, siyasetle, eğitimle dünyanın gözüne sokar durur yıllardır, 2. dünya savaşında, Yahudi soykırımı ortamında geçen yüzlerce film izlemişsinizdir bugüne dek, yine Amerikalının, İngilizin, onun bunun savaşını izlemiş, okumuş, duymuşsunuzdur, ama bu benim yukarıda anlattıklarımı anlatan, Doğu Avrupa’daki 200-300 yıllık Müslüman temizliğini anlatan, Kurtuluş savaşımızı anlatan, kaç dünya çapında yapıt var söyler misiniz?

Ben size söyleyeyim: Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal. Türkiye dünyaya bu ikisini armağan etmiştir yalnızca. Ama bir düşünün Nazım’a neler ettik. Peki başka kaç tane Kuva-yı Milliye destanı var Nazım’ınkine eşdeğer?

Bu başarısızlığımızın, kendimizi anlatamamamızın altında yatan sebep te hamaset düşkünlüğümüz, herşeyi içi boş yapışımız.. İfade özgürlüğü yok çünkü, tabularımız var, eğitime, kültüre, farklılıklara yeterince değer vermiyoruz. İçimizden bizi anlatacak sağlam, yetenekli, ışığı olan birileri çıktımı da alaşağı ediyoruz, vatan haini ilan ediyoruz hemen. Ve Batı hayranıyız, kompleksliyiz, arada kalmışız. Hepimizde hata var… Patrice Lumumba’ya sahip çıktığı kadar İsmail Gaspıra’lıya sahip çıkamayan, Küba’ya sahip çıktığı kadar Kosova’ya sahip çıkamayan solcularımızda da, yanlış ta olsa - yalakalık amaçlı da olsa - kötü de olsa fikirlerini ifade eden bazı aydınları hemen linçe kalkışan - dünyaya kapalı ulusalcılarımızda da, dersini iyi çalışmayan - içi boş hamaset yapan - birşeyler üretemeyen milliyetçilerimizde de hata var.

Geçenlerde Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül “Hala Ermeniler, Rumlar [buraya “yaşamaya” fiilini koymaya cesaret edemiyor] devam etseydi böyle milli olur muyduk?” gibi laflar etti, çok tartışıldı malumunuz. Biz bu konuyu da aşamadık hala. Bir arpa boyu yol alamadık. Bu gidiş, mübadele şoku Anadolu’da nasıl bir değişim yarattı, ne gibi sıkıntılar doğurdu, olduysa ne gibi faydaları oldu, hadi Yunanlılar’ı mübadeleyle yolladık, sürülen onca Ermeni’ye ne oldu peki, bu ülkede Ermeni kültürünün bıraktığı izler, etkileri, fonksiyonları nelerdir, biz bu insanların adını neden hep küfür gibi, hakaret gibi aldık ağzımıza, 1915′te neler yaşandı gerçekten, sütten çıkmış ak kaşık olduğumuzu iddia edebilir miyiz? Hadi sürgündü, soykırım değildi, biz de savaştaydık, milyonlarca Türk savaştan kırılıyordu diyoruz, iyi de sonrasında devam eden Ermeni düşmanlığı nedir öyleyse? Neden Ermeni dölü diye bir küfür var, kim açıklayacak bunu, neden her sevmediğimiz insana Ermeni dönmesi yaftası yapıştırıyoruz? Bunca Ermeni nereye gitti? Neden yüzleşmedik bunca yıldır, neden hep dişe diş kana kan şeklinde sadece onlar bize iddialar yönelttiğinde karşı tezler sunduk ta bunun haricinde gerçekten bilimsel yanıtlar neden veremedik, Çanakkale Savaşları, Kurtuluş Savaşı, 1. Dünya Savaşı dönemlerini dünyaya doğru anlatacak çalışmalarımız neden yok? Bakın 2. dünya savaşı Almanya, Fransa için neyse 1. dünya savaşı da bizim için o, yaşadığımız en büyük travma, en büyük kırılma, parçalanma.. Ve hala iyi anlatamıyoruz, okullarda artık tekerlemeye dönüşmüş basmakalıp bir iki inkilap tarihi - vatandaşlık bilgisi ünitesine sıkışmış 1. dünya savaşının neden ve sonuçları.

Ve, bu ülkede giden Ermenilerin, Rumların yerine gelen Arnavutların, Boşnakların, Çerkezlerin, Tatarların, Pomakların, Bulgaristan göçmeni Türklerin konumu nedir, neden bir Arnavut Türkiye Cumhuriyeti devletini sahiplenir, sever, Türk milliyetçisi dahi olmaktan gocunmaz, vatanına bağlı kalırken, bir Kürt neden aynı şeyleri hissetmez, neden isyandadır onca zamandır, hep burda olanla sonradan gelen, savaştan, kıyımdan kaçıp canını burda kurtaran arasındaki denge, eşitlik kurulabilmiş midir? Neden bu ülkede Arnavut olmak hiç sorun yaratmaz da Kürt olmak hep biraz ezik yaşamayı gerektirir? İkisinin bakışı farklı olacaktır elbette, birisi için bu vatan hediye, vaad edilmiş topraklar, canını kurtardığı yer, acaba biz bu unsurları cumhuriyeti kuran unsurlar olarak görüp, devleti onlar üzerine inşa edip Anadolu’ya sonradan gelmemiş diğer etnik azınlıkları biraz dışladık mı? Burda da sınıfta kaldık: Bu ortak Türk kimliğini Batı’dan göçen etnik kimliklere benimsetebildik te Doğudakilere niye benimsetemedik, bir Arnavutça sorunu yok ta Kürtçe sorunu niye var? Bunu sadece Kürt kökenli yurttaşların inatçılığıyla yanıtlayabilir miyiz? Elbette hayır. Bilimsel yanıtlarımız yok.

Soru soran insanları da 12 Eylül’de düğmelerinden kapattık, beyinlerin şalterlerini indirdik, 12 Eylül’ün de hesabını sormadık hala. Bakın Yunanistan çoktan cuntacılarla hesaplaştı.

Komşu sokaklarda, “Ben yanmasam, sen yanmasan, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…?” diye sordu Yunan’lı gençler bildirilerinde Nazım’ın ağzından… Yunanistan’da çok güçlü bir devrimci gelenek vardır, ve Yunan’lı devrimciler Yunan ordusunun İzmir’e girişine karşı çıkmıştır zamanında.

Bırakın özürü mözürü, şunu bunu, türbanı, birbirinizi yemeyi, diğer boş işleri bırakın, dünya silkiniyor, insanı insanlıktan çıkartan para imparatorluğuna öfke giderek büyüyor, uyumayın, buna kafa yorun biraz da artık, bırakın ateş sizin beyninize de sıçrasın! Çocuklarınız için, geleceğiniz için.

Şu blogta özür konusuyla ilgili bazı yazılar seçilip önerilmiş. İlgilenenlere...

Çarşamba, Aralık 10, 2008

Herkese iyi bayramlar!

Bir süredir meydanı boş bıraktım. Bunda günlük koşuşturmacadan fırsat bulamamamın yanı sıra biraz blogla ilgilenecek psikolojik kudretten yoksun olmamın da etkisi var. Zor iş yahu. Siz buraya bir şeyler çiziktirip te karşıdan bir yanıt, yankı, geribildirim, geridönüşüm alamayınca heves kaçıyor. Arayı soğutmadan, sabırla, düzenli aralıklarla yazacaksın ki okuyucu kaçmasın, diğer blogları muntazam takip edip onlara ilgi gösteresin ki onlar da sana gelsin, fazla copy paste yapmadan ilgi çekici şeyler bulacaksın ya da sabit bir konu belirleyip onun üzerinde gideceksin doğru düzgün bir biçimde... ve saire... Çok ta umrumda değil açıkçası, en mantıklısı paylaşmaya değer birşeyler olduğunda yazmak - olmadığında ise susmak, diğer taktikler beni sıkar...

Bazen siyaset yazayım diyorum, şöyle içimi dökeyim, ciddi ciddi beni boğan, içimi acıtan, sabrımı taşıran, kafama takılan yığınla şey var... Ama dengeyi koruyamazsam, hamasete kaçarsam ya da gereğinden fazla ateşli şeyler yazarsam, yazdıklarımı gerçek hayata dökemez de bunu da kendime dert edersem, ya da ahkam kesecek kadar güçlü bir birikim sahibi miyim gibi bir sürü kaygılarım, sorularım var, sonuçta vazgeçiyorum.

Ama, bizde polisin görevi kötüye kullanım öyküleri, dur - vur cinayetleri, süsü üstünde karakol intiharları her gün ayyuka çıkar, manşetleri işgal ederken, hükümet temsilcilerinin yolsuzlukları, abuk subuk beyanatları, vurdumduymazlıkları her gün bir örneğe daha kavuşurken, ekonomik kriz derinleşir yoksulluk ve gelir adaletsizliği artarken kimseden gık çıkmaması, öte yanda bizden daha karnı tok sırtı pek, daha demokrat, daha sorunsuz, daha bilmem ne olarak gördüğümüz Avrupa Birliği üyesi Yunanistan'da insanların sokaklara dökülüp varlıklarını avaz avaz bağırmaları.. Kanıma dokunuyor. Ülkem adına umutsuzluğa kapılıyorum. Yerel seçimlerin ya da arkasından gelecek genel seçimlerin de bu umutsuzluğa merhem olacağı yok. Apaçık ortada, siyasi partilere dayalı temsili demokrasi bu ülkede iflas etmiş, partiler derebeyliklere dönüşmüş... Halkın kendi işini kendi görme zamanı gelmiş... Ama halk denilen şeyin yerinde yeller esiyor... Çok acı. İşte böyle bir atmosferde siyaset yazmak da takat istiyor.

Unutmadan, hem daha keyifli bir konu olan, geçen akşam izlediğim ve beni şaşırtan bir filmden söz edeyim. "El Cantante". Jennifer Lopez'in oynadığını görünce çok tereddütle indirmiş, açıkçası çıtır çerez gözüyle bakmıştım filme... Ama sevdim izleyince. Oyunculuklar, konu, müzikler, hiç sırıtmıyor, öteye bile geçiyor, baya baya güzel bi film yani. Lopez Latin köklerine kocaman bir selam çakmış. Salsa akımını yaratan adam, Puerto Rico'lu şarkıcı Hector Lavoe'nun hayatını anlatıyor film. Jennifer Lopez karısı Puchi rolünde. Lavoe rolünde Marc Anthony var.

Bir sömürge adasında yetişmiş hevesli, tutkulu, duygusal bir çocuğun çalkantılı, yırtıcı, müzikle dolu ve "sahici" hayatı. Filmi izledikten sonra Latin müziğine daha bir farklı bakıyor insan, daha iyi kavrıyorsunuz o canlı, hızlı ritmin içindeki hüznü, özlemleri. Kulağınıza eğlence gibi gelen o sesler aslında Hector Lavoe'nun halkının sesi.

Hector Lavoe, El Cantante






Hümeyra, Nasıl Anlatsam?




Pazartesi, Kasım 24, 2008

Ben fuara gidemedim ama kitap fuarı bana geldi


Benim gibi yol filmi hastasına TÜYAP kitap fuarından seçilecek en güzel hediye buydu zaten... :)

Kayıp Otobanlar, Yol Filmlerinin Sıradışı Tarihi

Jack Sargent, Stephanie Watson
Altıkırkbeş Yayınları / Lull Sinema Kitapları Dizisi


Kayıp Otobanlar, türün kilit filmlerine dair detaylı makaleler üzerinden Yol Filmi türünün tarihçesini araştırıyor. Bu etraflı ve keyifli incelemeler ışığında Yol Filminin açık ve öz bir post-modern resmini ortaya koyuyor. Yol Filmi ile Western, kara film, korku ve bilim-kurgu gibi türlerin, şimdiye kadar pek üstünde durulmamış kesişmelerinin de izini sürüyor.

Kayıp Otobanlar, "The Wizard of Oz"dan "Crash"e, "Apocalypse Now"dan "Vanishing Point"e, "The Wild Bunch"dan "Easy Rider"a değin, özünü modern zamanların sinematik ve kültürel alışverişinde bulan Yol Filminin kılavuzu niteliğinde.

"Yol filmi meraklılarının başucu kitabı."

Tristan ve Isolde


Wagner, Tristan und Isolde, Liebestod





Cuma, Kasım 21, 2008

Hava bulutlu, şarkılar güneşli


Bugün biraz tropikal rüzgarlar essin istedim. Bembeyaz kıyafetleriyle Candomble müritleri geçsin gözümüzün önünden, Brezilya'ya gidelim, voodoo ayinine katılalım, samba da yapalım filan... :)



Kal Dos Santos, Oyum






Marissa, Saudade Fez Um Samba






Miriam Makeba, Mas Que Nada






(Mas Que Nada, Sergio Mendes'in kadim hit şarkısı ama neredeyse herkes söylemiştir herhalde. Black Eyed Peas versiyonu da var hatta. Ben Miriam Makeba'yı tercih ettim.)

Perşembe, Kasım 20, 2008

I stop to see a weeping willow, cryin' on his pillow...

Patsy Cline, I go walking after midnight
Bu şarkıya ilk duyduğumdan beri tutkuyla bağlıyım. Gayet canlı, parlak, yumuşak bir şarkı, bir o kadar da can yakıyor. Patsy Cline'ın buruk yaşam öyküsünü de hatırlayınca... Biliyorum öyle çok büyük, gösterişli, deha ürünü bir sanat eseri filan değil, altı üstü bir folk klasiği. Güzelliği, içtenliği de oradan belki.

Yine çok beğendiğim bir ses, Madeleine Peyroux'nun Dreamland albümünde de walking after midnight ile karşılaşabilir ve şarkının o halini de sevebilirsiniz. Lost'un şimdi hangi sezonda kaç numara olduğunu hatırlamadığım bir bölümünde, şu doktor herifin babası Avustralya'da kızını arıyordu gece vakti, arabasının teybinde bu şarkı çalıyordu yine.

Patsy'yi anlatan "Sweet Dreams" adlı film de tavsiye olunur.






doğrudan bağlantı

Azam Ali, Love and the veil






doğrudan bağlantı

Salı, Kasım 18, 2008

Yeni procem

Bundan sonra her gün tamamen o anki ruh halime göre seçtiğim, herhangi bir tür ve saire gözetmeden, çoğunlukla bende bir anısı olan şarkılar arasından, eski ya da yeni, kısacası aklıma esen ve mutlaka sevdiğim bir iki musiki eserini sizlerle paylaşmaya karar verdim efendim. Böylece hem yoğun (tembel :) zamanlarımda blog boş kalmamış olacak, hem de içküremden gelen hoş sedalar dışarıda yankılanacak. Evet çok şair ruhluyum. Esen kalın...

Marie Joseph Canteloube, Songs of the Auvergne, Bailero






doğrudan bağlantı

Zülfü Livaneli, Atlı
(Federico Garcia Lorca'nın "Atlı'nın Türküsü" şiirinden bestelenmiş bu şarkı Zülfü Livaneli'nin "Zor Yıllar" adlı albümünde yeralmıştır.)






doğrudan bağlantı

ATLININ TÜRKÜSÜ

Kurtuba
Uzakta tek başına

Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kurtuba'ya

Ovadan geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında

Yola baktım ama yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kurtuba'ya

Kurtuba
Uzakta tek başına

Federico Garcia LORCA
Çeviri: Melih Cevdet ANDAY - Sabahattin EYUBOĞLU

Pazartesi, Kasım 17, 2008

Merhaba!

Gıcır bir görünüm ve yeni adresle eylemlerimiz sürüyor! :)

Blogger'da yeterli açıklama yapılmaması ve custom domaine geçiş çok kolaymış gibi anlatılması yüzünden geçiş biraz uzadı. Bir gecelik uzunca bir google samanlığında iğne arama faslının ardından meseleyi hallettim ve bu sabah itibariyle blog sorunsuz çalışıyor. Benim gibi blogger'da custom domain kullanmaya başlayıp ta o meşhur "404" hatasını alanlara duyurulur: eğer domain'inizi bloggerdan satın aldıysanız blogger size bunu godaddy aracılığı ile sağlıyor. godaddy'deki sebebini tam bilmediğim bir aksaklık - eksiklik nedeniyle ufak bir müdahale yapmanız gerekli, bunu yapmazsanız size 2 gün olduğu öne sürülen yeni alanadına geçiş süresi hiç bitmeyebiliyor.

1- godaddy'deki yönetim panelinize girip "66.249.81.121" ANAME kaydını silmeniz gerek. godaddy yönetim paneli şifrenize domaini satın aldığınıza dair gelen maildeki yönetim paneli adresinize girip öğrenebilirsiniz (google apps yönetim panelinden yani) (neden bu kadar uğraştırıyorlar insanı, paranla rezil olmak diye buna denir heralde, değil mi?)

2- yukarıdaki işlemi yaptıktan sonra yine blogunuzun yönetim paneline girip eski blogspot adresinize geri dönün. eski adresinizi yazıp kaydedin. bunu kaydettikten sonra aynı yerden custom domaine tekrar geçiş yapın, yani "republish" ediyoruz blogu.

ve tadaa!

Perşembe, Kasım 13, 2008

Ben de taşındım!

Artık benim de bir domainim var. henüz yönlendirme faaliyete geçmedi sanırım ama bir iki gün içinde leydilazarus.com adresinde olacağım, ladylazarus.com doğal olarak başkası tarafından kullanıldığı için ben böyle türkçe yazılışını seçmek zorunda kaldım :) fena da olmadı aslında

Biliyorum bu isim - adres değişiklikleri filan sıktı artık, ama bundan sonra böyle devam, bir sorun çıkmazsa bu son. Şimdi blog ismi, adres, kullanıcı adı birbirinin aynı, daha tutarlı oldu böyle ;)

Aksaklıklar olabilir, üç gün içinde düzelecekmiş. Anlayışınıza teşekkür ederim. Blog camiasına hayırlı, uğurlu olsun :)

Pazar, Kasım 09, 2008

Kore sinemasıyla tanışma


Bin-Jip Kore'li yönetmen Kim Ki-Duk'un sanırım en bilinen işi. Ben izlemekte -keşfetmekte- biraz geç kaldığımı düşündüm açıkçası, gerçekten kaçırılmaması gereken bir filmmiş. Beni en çok etkileyen filmler arasına girdiğini söyleyebilirim rahatlıkla. Derdini bu kadar sessiz sedasız ama bu kadar etkili anlatabilen bir film, az bulunur... Filmler vardır güzeldir, mühim şeyler anlatıyordur ama biraz zorlamak, sabretmek gerekir tadını alabilmek için, Bin-Jip ise az diyalog içermesine, mainstream sınıfına konulamayacak bir film olmasına rağmen kendini izlettiriyor, su gibi akıyor.

Hala izlememiş olanlar için "yabancılaşma, yalnızlık, mutsuzluk, hayalet gibi yabancıların yaşamlarına sızıp bazen iz bırakmadan çıkan bazen de kontrol edemediği, istenmeyen olaylara yol açan bir adam, acı çeken bir kadın, tuhaf, serin, sessiz bir aşk, hayal ve gerçek" diye özetleyebilirim hikayeyi. Bir de minik koi havuzu, nilüferler, daracık bir sokakta gizli bir hazine sandığı gibi bir huzur bahçesi ve Natasha Atlas'ın seslendirdiği güzel soundtrack... Afişe bakıp ta sıradan bir aşk üçgeni filan sanmayın sakın, değil.

Yönetmenin son filmi Rüya'yı da merakla bekliyorum.

Perşembe, Kasım 06, 2008

Aklımdan geçenler

Obama'ya sevinir, Türkiye için umutsuzluğa düşerken...




Nev York Tayms gazetesi 29 Aralık 1954 tarihli sayısında "Türkiye Geriliyor" başlıklı bir başyazı yayımladı. Bu başyazıda şöyle satırlar var : "O - Adnan Menderes - Basın hürriyetini yok ediyor... Basında kendisini tenkit edenleri hapse atıyor... Siyasi muhalefeti eziyor... Menderes işçilere grev hakkını tanıyacağını vaad etmişti... Halbuki en kısa grevler için işçileri takip ediyor..."
Ben, Nâzım Hikmet, Nev York Tayms gazetesinin satırları arasında kalan yazıları da okudum. Bu satırların arasındaki satırları aynen aşağıya geçiriyorum.

GERİLEYEN TÜRKİYE YAHUT
ADNAN MENDERES'E ÖĞÜTLER
Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes.
Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.
İlle de asıp kesmek geliyorsa içinden
Ezmekte devâm et Barışçılar'ı, ama sen
Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1)
İhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye,
Git, koş, elini öp, af dile, yüzünü güldür,
O, yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür.
O, matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran, (2)
O, büyük demokrat, O, hürriyetçi kahraman,
Moskova'yı atomlayalım diyen insancı...
Kendine acımazsan bize bir parça acı.
A be Adnan Menderes, böyle bir dal kesilmez,
Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez...
Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne?
Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne?
Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi?
"Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi?
Orduyu emrimize verdin, ses çıkardı mı?
"Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı?
Feryat mı etti "İstiklâl elden gitti" diye?
Zavallı, sımsıkı sarılmış demokrasiye :
"Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. (3)
Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor.
Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek
Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. (4)
Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes.
Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.

Hani, her işte bizden örnek alacaktın ya?
Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya?
Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını.
O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı.
Elli istiyorlarsa ateş aç, sonra beş ver.
Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster.
Sendika liderlerinizin birçoğu zaten
bizde olduğu gibi emir alır polisten.
Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını?
Hem de kırarsın liderlerin itibarını?
Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes,
Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.

Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar,
Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var,
öfkeyle homurdanan yarı çıplak, yarı aç,
bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç...


1955

(1) Adnan Menderes tevkif ettiği gazeteciler arasında Hüseyin Cahit Yalçın'ı da hapise attı.
(2) 1945 yılında Tan gazetesi başta olmak üzere birçok gazete, dergi matbaası yıkılıp yağma edilmiş, meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Bu faşist sürülerine "İleri" emrini Yalçın vermişti.
(3) Burjuva muhalefet gazeteleri ve partileri, Adnan Menderes'e İstanbul'a filan gelip gidişlerinde merasim yapılmasına itiraz ediyorlar.
(4) Nev-York Tayms yazısını şöyle bitiriyor: "Bu durum Türkiye'nin Batıdaki dostlarını kederlendirmektedir."