
“Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu: - Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı: - Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine'dir.”
Ece Ayhan – Meçhul Öğrenci Anıtı
İranlıların Frenk dünyasının ceberrut hocalarından özgürlük ve temsili demokrasi dersi almaya ihtyaçları yok. Bu mücadelenin zaten uzun zamandır içindeler. İran'dan özgürlük mücadelesi dersi alması gereken asıl Batı'dır. İran'ın adilane bir seçimle görevlendirilmiş hükümetini deviren 1953 darbesini organize eden de Washington'du. Ortadoğu'nun bu köklü ülkesinden demokrasiyi söküp atan, başbakan Muhammed Musaddık'ın ömür boyu ev hapsinde kalmasına yol açan, şahı yerleştiren Batı'ydı. İran'a şahı ve onun baskıcı rejimini, gizli polisini, ilkel rejimini getiren Batı'ydı. Bataklığa gömülmeden önce İran'da bir demokrasi vardı.
Ortadoğu'daki sorun bozuşmuş ve çökmüş bir İslam fundamentalizmi değildir, Ortadoğu'daki sorun dejenere olmuş Hristiyan uygarlığıdır. İşgalci Batı, Ortadoğu'ya aydınlık, özgürlük ve demokrasi getirmemiştir, Batı, Amerikan ordusunun demir yumruğuyla petrol ve silah şirketlerinin çıkarlarını savunmuş, Irak'ta, Afganistan'da, tüm Doğu'da bu şirketleri besleyecek kadar çok karışıklığın doğması ve sürdürülmesine ön ayak olmuştur. Batı, Lübnan, Gazze ve Filistin'de korkunç savaş suçları işleyen İsrail hükümetlerini savunmuş, Irak, Afganistan, Körfez ülkeleri ve Türkiye'de bir askeri üsler ağı kurmuş, bu ağı Özbekistan, Pakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Mısır, Cezayir ve Yemen'deki askeri operasyonlarında ve kanlı ya da kansız darbe organizasyonlarında ya da turuncu devrim etkinliklerinde (!) kullanmıştır. Bu kan emicilik yakın zamanda bitecek gibi de görünmemektedir.
Ortadoğu'da en büyük problem Hristiyan uygarlığıdır. Usame Bin Ladin'i, Hümeyni'yi, Ahmedinejad'ı, Taliban'ı yaratan, soğuk savaş dönemindeki yeşil kuşak yaratma sevdasından tutun da daha başka bin bir girişimle, ayak oyunlarıyla kaosu durmadan körükleyen bu hastalıklı uygarlık, tu kaka diye kötülediği, günah keçisi ilan ettiği her dikta rejiminde kendi canavar suratını görmelidir, Ortadoğu'daki yangın uygarlığın (!) aynasıdır. Medeniyetin riyakarlığı artık kendisinden başka kimseyi aldatamaz hale geldiğinde, emperyal ve ekonomik çöküşü hızlanacak.
Günümüz İran'ının tarihi tiranlıkla savaşan bir halkın tarihidir. Bu tiranlar daima yabancı güçlerce hazırlanmış ve pompalanmıştır. Bu süreç, yine halkın o dönem için son derece doğal olan isyanının söz konusu bu güçlerce kullanılıp yönlendirildiği 1979 İslam devrimi ile iyice trajik bir döngü halini almıştır. Son 200 yılı kapsayan talanın ve darbeler, devrimler silsilesinin öncüleri Rusya ve Britanya olmuştu, 1953 darbesiyle başrolü ABD kaptı. Bu darbeyle İngiliz ve Amerikan gizli servisleri bugünkü Musavi - Ahmedinejad çatışması gibi görünen derin yarılmaya çıkan yolu döşemeye başladılar.
1951 yılında Muhammed Musaddık , Şah tarafından başbakan atandı ve kendisinin mensup olduğu milliyetçi parti Ulusal Cephe'yle Tudeh Partisi arasında güçlü ilişkiler kurdu. Musaddık petrolün ulusallaştırılmasını ele aldı ve Anglo İranian Oil Company (İngiliz İran Petrol Şirketi) --günümüzde British Petrolium (BP)-- aracılığıyla İran petrolünü kontrol eden ve büyük karlar elde eden İngiliz hükümetinin çıkarlarına zarar veren birçok sosyal reformu uygulamaya geçirdi. 1953 yılında Amerikan CIA örgütü ve İngiliz istihbaratı, emekli general General Zahedi ve Albay Nassiri'ye Musaddık'a karşı bir hükümet darbesi gerçekleştirmeleri için destek verdi. Bu müdahale sonucunda Musaddık başbakanlık süresini doldurmadan görevinden zorla el çektirildi. Bazıları bu müdahalenin temelinde İngilizlerin ve Amerikalıların, Musaddık'ın Sovyetler Birliği'yle daha sıkı bağlar kurmasından korkmalarının yattığını idda ederken, öncelikli nedenin petrol çıkarları olduğu da aşikardır.
Daha sonra, 1980'lerde ABD özellikle Saddam'la işbirliği yaparak İran-Irak savaşını kızıştırdı, daha çok Saddam'a ama her iki tarafa da mühimmat ve istihbarat desteği veren ABD, binlerce insanın ölümüne yol açtı. Daha geçen yıl İran'ın ortadan kaldırılması fetvası veren, bir şer odağı ilan ettiği bu ülkeyi lanetleyerek savaş çığlıkları atan ABD şimdi Tahran sokaklarındaki protestocuları destekliyor. Bush iktidardan gitmeden İran'a girseydi o sokaklardaki rejim protestocularının öfkesi ABD'ye yönelecek, ABD ordusunca öldürüleceklerdi. İran'a şeytani bir imaj yükleyen, onu irrasyonel ve barbar bir ülke olarak belleten İran, bugün sokaklarındaki insanlarıyla gösteriyor ki pek çok Amerikalıdan daha cesur, daha özgürlükçü bir halk taşıyor göğsünde.
2000 yılında George Bush gülünç oy farkları ve hukuksuzluklarla başkan seçildiğinde demokrat Amerikan ulusu neredeydi? Meydanları doldurdular mı seçimdeki hileyi durdurmak için? İran halkıyla aynı cesareti gösterdiler mi? Al Gore Hüseyin Musavi'nin “şehit olmayı göze aldım” tavrını takınabildi mi? Peki şimdi hangi yüzle ABD “Barbar İran, sokaklarındaki protestoculara iyi davran. Hem de seçimlerin hileli.” diye ahkâm kesebiliyor? Terörist ülke olduğu iddia edilen İran, ABD'de hangi terör eylemini organize etmiştir? Bir de ABD'nin yıllarca İran'da ve tüm Doğu'da estirdiği terörü düşünün...
Kahire'deki çok tartışılan konuşmasında başkan Obama, Amerikan gizli servislerinin soğuk savaş döneminde İran'ın içişlerine karıştığını itiraf etti malumunuz. Obama başa geldiğinden beri İran'la yakınlaşma çabası içinde. Fakat görüyoruz bu tavrın asıl nedeni, ipleri Bush gibi top tüfek zoruyla değil de arka planda, çaktırmadan eline alma çabası içinde. Irak'taki parçalanmayı derinleştirmek ve oradaki yerini sağlama almak isteyen ABD, İran'ın Irak Şiileri üzerindeki etkinliğinden memnun, İran Irak'ın bölünmesini hızlandırdığı noktada ABD ile çıkar ortaklığına giriyor ister istemez. Obama bir yandan bunu pekiştirirken, bir yandan da İran'ın yeni bir karışıklığa sürüklenmesini zevkle izliyor.
İran rejimini savunmuyorum. İnsan haklarını hiçe sayan, baskıcı, gençlere ve kadınlara cehennem hayatı yaşatan bu rejimin savunulacak bir yanı yok. Dikkat çekmek istediğim nokta, bu köklü, bilge topraklarda başından beri köktendinciliği ve gericiliği besleyen motorun Batı olduğu. Ve şunu unutmamak lazım; İran'da canları pahasına sokağa dökülen insanlar gerçek ve onlar haklı, ama yeni bir turuncu devrim gibi de algılanan bu hareket, bir ölçüde yine Batı'nın yönlendirmesi içinde. Nuray Mert'in Radikal'deki 23.06.2009 tarihli köşe yazısında İran'da yaşananların öyle olmadığı halde kasten renkli devrim gibi gösterilerek bir küçümseme havası yaratma çabası gösterildiği iddia edilmiş. Bu da dikkate alınması gereken bir iddia bence. Mert, yazısında şöyle demiş, olup bitenlerin Batı tarafından İran'a daha kapsamlı, daha cüretkar bir müdahale için bahane edileceği öngörüsünü de savunarak:
"...bu kez, renkli devrim senaryosu sanki göstere göstere uygulanıyor. Batı basını seçim sürecinden başlayarak, aksi tesir yapacağı bilindiği halde, böyle bir senaryo tablosu çiziyor. Bu ortamda, hiç ortalara çıkmaması gereken devrik Şah’ın oğlu demeç üstüne demeç veriyor. Sizce bu işte bir tuhaflık yok mu? Bence, bu kez senaryo renkli devrim değil, renkli devrim süsü verilerek, rejimin kışkırtılması! Böyle bir rejimin dış müdahale kuşkusuna vereceği cevabın, daha çok baskı ve şiddet olacağı açıktı. Bu tepki, belki de, İran’a farklı bir müdahale için bulunmaz bir fırsat olacak."
Ortadoğu'nun sol kolunu kestiler. Dünyanın en eski sol geleneğine sahip olan ülkelerden birisi İran, ülkede komünist hareketin tarihi geç 19. yy'a dayanır, bu dönemde sanayideki hızlı büyüme ve ülkenin böylece feodalizmden kapitalizme geçişi sürecinin etkisiyle, Marksizm ilk kez ulusun entelektüel yaşamına ve işçi sınıfına nüfuz etmeye başlamıştır. Rusya ve Azerbaycan'a yakın bir ülke olarak İran Marksist ve sosyal-demokrat politik yeraltı etkinliklerinin başlıca merkezlerinden biri haline gelmiştir. 1941-42 İttifak ordularının işgali Rıza Şah'ın iktidardan düşmesi ve Güney Afrika'ya zorunlu sürgünüyle sonuçlandı. Birçok politik mahkum bunun ardından serbest kaldı ve bu yeni atmosferde, milliyetçi ve sosyalist gruplar gelişme fırsatı bularak yaygınlaştılar. 29 Eylül 1941'de, dünyadaki en köklü sosyalist partilerden biri olan Tudeh Partisi resmen kuruldu, Süleyman Muhsin İskenderi parti başkanı seçildi. 1941 Tudeh'ini 1921 yılında kurulan Ortadoğu'nun ilk komünist partisi'yle çok bütünleşik görmemek gerekir ama elbette 1930'lara gelirken yerle bir olmuş İran sol hareketinin 1940'larda yeniden doğuşu ve o hareketin devami niteliğinde bir hareket olarak görülebilir.
1944 yılında parti 14. Meclis seçimlerine katıldı ve sekiz adayı seçildi. Bu andan itibaren parti muazzam biçimde büyüdü ve İran politikasında başlıca güçlerden biri haline geldi. Tudeh, İran’da 1941-1949 arasındaki dönemde 25 bin üyeye kendine bağlı sendikalarda örgütlenmiş 400 bin işçinin desteğine sahipti.
1949 yılında parti Şah Muhammed Rıza Pehlevi'ye karşı başarısız bir suikast girişiminden dolayı suçlandı. Buna rağmen parti, yeraltına geçerek çalışmasını sürdürdü. ABD destekli darbe Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin elinde diktatörlük yetkilerini toplamasıyla ve Musaddık'ın Ulusal Cephesi ve Tudeh Partisi de dahil olmak üzere politik grupların büyük çoğunu yasaklamasıyla sonuçlanmıştır. Her iki parti etkinliğini yeraltında sürdürmüştür.
Şimdi Ortadoğu'nun hiç bir yerinde bu denli güçlü ve gücünü halktan alan bir sol yok, İslami ya da Soros ve benzeri güçlerce finanse edilen turuncu devrimci örgütler Batı gizli servisleriyle kol kola sosyalist muhalefetlerin boş bıraktığı alanı dolduruyorlar. İranlı kadınlar ve gençler, yıllardır yaşadıkları kabustan yorgun, en ufak ışığı gördükleri her yana her koşulda yönelmeye hazır. Tudeh'in uzantıları bugün de eski etkisinden çok şey kaybetmiş durumda ve illegal biçimde kısmen faaliyetlerini sürdürüyor. Aslında onlar da sürece dahil olma çabası içinde. Tudeh, İran’da başkanlık seçimleri sonrasında devam eden gösteriler ve dini lider Ali Hamaney’in Cuma günü yaptığı açıklamaya dair bir bildiri yayınladı. Yayınlanan bildiride, tüm ilerici güçlere baskı rejimine karşı mücadeleyi birleştirme çağrısı yapıldı, giderek artan gözaltılar ve hükümetin saldırgan tutumu vurgulandı.
İran halkının mücadelesi, tüm dünyanın özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır, bir ulusun içine atıldığı yangının tablosudur. Ortadoğu'daki yangın, Batı bölgedeki ülkeleri birer benzin istasyonu görmekten vazgeçene, demokrasinin, özgürlüğün, bağımsızlığın, medeniyetin aslında bildiği gibi olmadığını kabullenene dek sönmeyecek, örneğin “Nuremberg yasaları” sözcüğünün anlamı, örneğin “apartheid” sözcüğünün anlamı kulaklarda holocaust mitinden çıkıp ABD'nin, İsrail'in Ortadoğu'da yaptıklarını da çınlatana kadar, emperyalist ülkeler savaş suçlarının bedellerini ödeyene kadar... Amacım sadece bu yangın tablosunu biraz olsun gözler önüne sermekti, neler olup bittiğini anlamakta zorlananların bir nebze kafasını açabildiysek ne mutlu.
Yazıda Musavi'ye çok dikkat çekmedim çünkü konumuz Musavi'nin kimliği ve liderliğinden çok İran halkı. Musavi İslam devriminin mimarlarından biri, aslında rejimin içinden geliyor. Daha önce Dışişleri Bakanlığı'nda görev alan Musavi, 1981-1989 yılları arasında başbakan olarak görev yaptı. İran İslam Devrimi ve İran-Irak Savaşı nedeniyle sarsılan İran'ın en zor döneminde 8 yıl görevde kaldı. 1997'deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri'nde aday olmadı. Bunun üzerine reformistler adı daha az bilinen Muhammed Hatemi üzerinde yoğunlaştılar. Hatemi'nin cumhurbaşkanlığı döneminde başdanışmanı olarak görev yaptı. Musavi, Şubat 2009'da cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladı. 14 Mayıs 2009'da Anayasayı Koruyucular Konseyi'nin adaylıklarını onayladığı 4 kişiden biri oldu. İslam Devrimi'nden sonra İran'ın ilk kadın rektörü olan eşi Zehra Rehneverd ile birlikte iddialı bir kampanya yürüttü. Gidişe bakılırsa, halkın talep ve öncelikleri, başlayan bu hareket Musavi'yi aşacak.
http://www.commondreams.org/view/2009/06/22-0
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mir_H%C3%BCseyin_Musavi
http://tr.wikipedia.org/wiki/Tudeh
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=941828&Yazar=NURAY%20MERT&Date=23.06.2009&CategoryID=98
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=tudeh































